Zihni gevezelikten hiç vazgeçmezdi zaten. Ben sıradan bir tüy yumağıyım diye düşünmeyi sürdürdü. Bana ne yarıştan, finişten. Bir keresinde sobanın yakınında takılırken bir tahta parçasıyla sohbeti sırasında "Biraz kıl, biraz tüy ben buyum işte" demişti, yine onu hatırladı. Evin içinde dolanmayı severdi zaten, sağa sola takılır onla bunla lak lak ederdi. Bir ara sehpanın altına takıldığı zamanlarda, yere düşen bir kitapla da uzun sohbetler etmişti. Kitap ne çok şey anlatmıştı, hayatın bir yarış olarak algılandığı, yaşayanların da bu yarışın gönüllü yarışçıları olarak biteviye yarıştığıyla ilgili. “Ne zaman ki yarıştan sıkıldın, telaştan usandın sakin bir yer bul kendine" demişti, "sessizce otur, içine bak.” Sanırım bu bir tüy topağı için pek ilgi çekici değildi, içi boştu çünkü. İçine baksa göreceği hepi topu boşlukta bir araya gelen tüylerin birbirine bağlanması sonucu ortaya çıkan çerçevelenmiş küçük boşluklardı. “Buyur içime baktım, boşluk gördüm” dedi kendi kendine. “Bunu görmek pek de zor olmadı üstelik. Gerçi şu an sessizce oturduğum söylenemez, aksine deli gibi de savruluyorum. Ama içime bakabiliyorum bu halde de, üstelik bu konuda yetenekli sayıyorum kendimi.” deyip sırıttı.
7 Mart 2013 Perşembe
Kıldan Tüyden Hikâyeler
Zihni gevezelikten hiç vazgeçmezdi zaten. Ben sıradan bir tüy yumağıyım diye düşünmeyi sürdürdü. Bana ne yarıştan, finişten. Bir keresinde sobanın yakınında takılırken bir tahta parçasıyla sohbeti sırasında "Biraz kıl, biraz tüy ben buyum işte" demişti, yine onu hatırladı. Evin içinde dolanmayı severdi zaten, sağa sola takılır onla bunla lak lak ederdi. Bir ara sehpanın altına takıldığı zamanlarda, yere düşen bir kitapla da uzun sohbetler etmişti. Kitap ne çok şey anlatmıştı, hayatın bir yarış olarak algılandığı, yaşayanların da bu yarışın gönüllü yarışçıları olarak biteviye yarıştığıyla ilgili. “Ne zaman ki yarıştan sıkıldın, telaştan usandın sakin bir yer bul kendine" demişti, "sessizce otur, içine bak.” Sanırım bu bir tüy topağı için pek ilgi çekici değildi, içi boştu çünkü. İçine baksa göreceği hepi topu boşlukta bir araya gelen tüylerin birbirine bağlanması sonucu ortaya çıkan çerçevelenmiş küçük boşluklardı. “Buyur içime baktım, boşluk gördüm” dedi kendi kendine. “Bunu görmek pek de zor olmadı üstelik. Gerçi şu an sessizce oturduğum söylenemez, aksine deli gibi de savruluyorum. Ama içime bakabiliyorum bu halde de, üstelik bu konuda yetenekli sayıyorum kendimi.” deyip sırıttı.
4 Mart 2013 Pazartesi
1 Ocak 2013 Salı
Kaptan Pilot Ergin ( Baron von Flügel), seferden dönmenin ve
sevdiceği Nalan'la (Hülya Koçyiğit) buluşacak olmanın tatlı heyecanı içinde
Yeşilköy Hava Limanı'nın önündeki şipşakçıya poz verirken gülümsüyordu. Ama
fotoğraf tab edildiğinde, yanbaşında siyah beyaz bir görüntü olduğunu hayretle
müşahade etti. Dikkatle bakınca hatırlamaya başladı. Bu şahıs, geçmişte zaman
zaman rüyalarına girip onun biliçaltını hallaç pamuğu gibi atan Aksakallı
Dede'ydi. Rüyalardan birinde Dede, işin bokunu çıkarıp Ergin'in mesleki
kariyeri konusundaki manipülasyonlarını abartınca aralarında çıkan tartışma
kısa sürede kavgaya dönüşmüş, Ergin, Dede'ye fena halde girişmiş ve onu tekme tokat
rüyasından kovmuştu. Darp olayı polisin dikkatinden kaçmamıştı. Ergin, mahalle karakolunun komiserine (Hulusi Kentmen) verdiği ifadede, şöyle demişti. ‘Efendim, bizde büyüklere el kalkmaz, lakin bu şahıs benim aklımı karıştırmaya çalıştı. Beni sürekli başka başka işler yapmak isteyen biri olduğuma inandırmak için binbir dolap çevirdi. Sabah bir uyanıyorum, kendimi tiyatroda aktör olarak buluyorum, ertesi gün bir bakıyorum televizyonda haber spikeriyim, sonra kendimi bir dizide kötü adam rolünde ya da stüdyoda kulaklıklarını takmış bir radyo yapımcısı olarak buluyorum. Hangi birini sayayım komiserim, hat sanatına merak sarıp hattat olduğumu mu, ney yapım atölyesinde üretim yapıp, ney üfleyip ders verdiğimi mi ? Hatta bir keresinde denizcilik belgesi alıp, aşçı olarak bir yata girdiğime ve bütün yaz Ege’de o ada senin, bu ada benim dolaştığıma inandırdıydı beni. Bu kadarla da kalmadı deyyus. Ney ile yetinmemişim, bir de trompet öğrenmişim ve Roman bandosunda çalmaya başlamışım, hızımı alamayıp Balkanlar’a doğru geziye çıkmış, Makedonya’ya kadar gidip oranın müzisyenleriyle müzik yapmışım. Sonra da Makedonca kursuna yazılmışım ki, bir dahaki gidişimde Makedon kızlarına daha rahat yazılabileyim. Bu ne komiserim ya...
22 Eylül 2012 Cumartesi
MUSALLAT AŞI
Geçen haftaki Paris ziyaretimde tabii olarak günlük seyahat programımı Louvre Müzesi eksenine oturtmuştum. Uzun saatlerimi ayırdığım müzenin, edebi eserler bölümünde ünlü şair, devlet adamı Lamartine’in, Sultan Abdülmecit’in dostu olarak İstanbul’da bulunduğu yıllarda tutmuş olduğu seyahat hatıratının orijinal kopyalarına rasgeldim. Lamartine’nin 1835 yılında basılan 4 müstakil ciltten mürekkep bu eserini, orijinal el yazmalarından inceleme fırsatım oldu. Tabii ki kıymetli belgelerin ulu orta sergilenmesi söz konusu olmuyor; netekim Fransızlar da bu nadide belgelere gereken ehemmiyeti gösterip onları cam bölmelerde muhafaza ediyorlar. Lakin teknolojiyi de kullanarak her belgenin dijital kopyalarıyla oluşturdukları dev bir arşivi araştırmacıların hizmetine sunmaktan imtina etmemişler. Bunu öğrendiğimde “İşte bu modern müzecilik anlayışının gıpta edilecek bir örneği” diyerek arşivden sorumlu hoş hanımefendiye heyecanla bağırmışım. Kadın pek de iyi olmayan aksanımdan olsa gerek, gözleri kocaman açılmış, egzajere tepkilerime “işte, doğunun kontrol edilemez duygusallığı” yaftasını yapıştırmıştır diye düşündüm. Başkasının ne düşünebileceği konusunda düşünen zihnime çeki düzen vermeyi düşünerek kendi kendime "Adaam Smith..." dedim. Sonra "Azizim simit yüzme bilmeyenler içindir, bizde simite gevrek, hatta gevreğe de 'pompilon' denir" dedi zihnimde bir ses. Sonra “topla kendini efendi beyinsizliğin sırası mı şimdi” dedim ben kendime, “müze ortasında bu ne gaflet”. Bir süre boş bakmış olacağım ki, hanımefendi gözlerimdeki ani değişimlerden tedirgin eli tezgâh altındaki kırmızı butona yönelmişken, ben ortamı yumuşatan bir sırıtışı kondurdum dudaklarıma “aman güvenliğe ne gerek var efendim” dercesine. Ve hatıratın 1365 sahifeden oluşan kopyasının, avro cinsinden bedelini müzeye bağışladım ve çıktıları itina ile çantama yerleştirdim. Bir an önce otele yollandım hızlı adımlarla. Gören de sanki orijinalini aşırdım da kaçıyormuşum sanacak diye hafiften yavaşladım sonra. Metroda meraktan kabaran iştahımı bastırmak için gezi sırasında okumak üzere yanıma aldığım Uzun İhsan Efendi’nin yeni romanı 7. Gün ile, atıştırmalık nevi satırları yutmaya başladım. Ahh ne nefis, ne leziz cümlelerdi okuduklarım. Bir ara nefsime hakim olamayıp bu cümlelerle tıka basa bir ziyafet çekeyim önce derken buldum kendimi. Ancak aklıma düşmüştü birkere Lamartine, iştahıma dur deyip otele varıp asıl yemeğe sakladım hevesimi.Her detayı anlatmamı beklemeyin efendim benden, şaraptan mı, okumaktan mı çakır keyfin sınırlarını çoktan geçmiş, kelle koltukta kendimi bulduğumda, ağzımda şaraptan olsa gerek bir kuruluk vardı. Üstelik kellenin koltukla olan münasebetinden boynumda bir sızıyla uyandım. Gece çoktan sabaha varmış, günün ilk ışıkları pencereden odaya nüfuz etmeye başlamıştı. Sersem sepelek kalkıp, "Müsade et şems içre duhûl eylesin" eserini ıslık ile geçerken el yordamıyla bir bardak suyu boğazdan aşağı boca ettim. Buz gibi su pusların arasında beliren deniz feneri gibi aydınlatmaya başlamıştı zihnimi. Boğaz çağrışım yapmış olmalıydı zira. Lakin boğaz kurumuştu bir kere ne kadar içsem de dinmiyordu susuzluk... Neyse yeri gelmişken ilk ciltte hikaye edilen önemli bir vakıayı aktarayım müsadenizle:
Efendim, Haliç, nam-ı diğer bosphorus, altın boynuz yani.. yakın geçmişteki o kötü kokulu halinden eser yok o yıllarda. Lakin, bir delta olması hasebiyle, durgun sulara sahip doğası gereği. Yıllar yılı işte bu durgun sular nice efsaneye de, bilimum mahlukata da ev sahipliği yapmış. Özellikle de sivri sineklere eşi bulunmaz bir “eden bahçesi” olmuş adeta. Lakin Lamartine’in bulunduğu yıllarda İstanbul’un nazende hanımları gibi tok gözlü, kibar sivrisinekleriyle mevsimlik düzeyli ilişkisini sürdüren ahali, o yaz illallah etmiş bu mahlukattan. Bir arsızlık, bir ısrarkeşlik. Huyu mu değişmiş bu mahlukatın diye düşünürlerken, bakmışlarki düzeyli ilişkinin masum nişaneleri olan, küçük pembe kızarıklıkların yerinde çoktan nohut sertliğinde, canhıraş kaşıma sonucunda yaraya dönüşmüş iltihap kusan yanardağlar var. Sabi sübyanın geceleri ağlamalarının yanında, sanki İsrafil’in Sûr’ü üflenmiş gibi vızıltısıyla da insanı uykusunda kıyam ettiren bu mahlukat, ne uyku bırakmış ahalide ne de asab. Devlet-i Âli Osmanî’nin işleri, geceleri uyuyamayan ahalinin gündüz vakti sağda solda sızmasıyla yürütülemez hale gelmeye başlamış. Halk, dededen kalma usûllerle kendini koruyamaz hale gelmiş; çünkü ne tütsü dinlermiş bu mahlukat, ne cibinnik, ne de cepken. Mübareklerin iğneleri sanki çelikten. Pike üstünden delmedik ten bırakmıyorlarmış. Abdülmecit de, haremi de müzdarip olmaktaymış haliyle bu illetten. Her ne kadar oda pencereleri tül ile tülbent ile kuşatılıp, bütün gece türlü çeşit tütsüler, sığır tersleri dahi yakılsa tesir etmiyormuş uykusuz gecelerin arsız müsebbiplerine.
Hemen Sultan'a müjdeyi vermek için seyirtmişler yalakalar, dalkavuklar bahşişle nemalanırız diye. Derhal sultanın fermanıyla memleketin dört bir yanından ocaklardan kireçler taşınmış Haliç’e. Sönmemiş kireci boca ettikçe mavnalar Haliç'in sularına, patlaya çatlaya bir savaş başlamış mahlukatla insanoğlunun arasında. Haftasını bulmadan kimya hakkından gelmiş aç gözlü mahlukatın. Terketmişler Diyar-ı Osmanlı’yı.
“Ne düşünücem, düşünmem daha iyi” dedim.
Saatine baktı, “isterseniz şimdilik bu sohbeti sona erdirelim. İstediğiniz zaman beni ziyaret edebilirsiniz” dedi.
19 Nisan 2012 Perşembe
Boşluk.

Atomun % 99.9 'u boşluktur. Bir örnek vermek gerekirse, atom çekirdeğini İzmir'in merkezinde 1 metre çapında bir rakı masası olarak farz edersek, yörüngede dönecek olan elektronları temsil eden papaz erikleri - arzu edenler, çiğ köfte veya peynir de döndürebilir - Çeşme, Kuşadası, Dikili ve Ödemiş'i içine alan bir çemberde hareket edecektir. Dikili'nin Çeşme'den daha uzak olması, kıvrımlı karayollarına tevessül etmeyecek olan elektronları ilgilendirmez. Sözün özü, atomun dev bir boşluktan oluştuğudur. Bu da, bazen içimizde bir boşluk hissetmemizin, boş boş bakmamızın, boş konuşup boş şeyler yazmamızın nedeni olabilir.
8 Nisan 2012 Pazar
KERMİT, TERMİK İSTEMİYOR !...
Kermit, Aliağa’da halka yaptığı açıklamada şöyle dedi;‘Biliyorsunuz ben yeşilim. Ve termik santraller, yeşilin düşmanıdır. Kermit, Termik istemiyor, bunu böyle bilesiniz. İktidar sahiplerinin ve doğa talancısı şirketlerin kuklası olmayacağız. Kukla değiliz biz !…'
Bir vatandaşın ‘Nasıl yani ?’ diye sorması üzerine Kermit, ‘Eee, tamam, ben kuklayım ama siz kukla olmayın. Ayrıca kukla olmak çok da hoş ve kolay bir şey değil. Düşünsenize, birisi kolunu dirseğine kadar içinize sokuyor. Eğer termik santrallere karşı direnmezseniz, size olacak olan da bu.’ dedi.
Bir başka vatandaşın ‘ Biz tek başımıza ne yapabiliriz, kolay mı güç sahiplerine karşı direnmek ? ‘ diye sorması üzerine sinirlenen Kermit, ‘ Vraaak bu işleri kardeşim. Bir araya gelen halktan daha güçlü ne olabilir ? 1990’da birlikte direnip termik santralleri durdurmadınız mı? Yine yaparsınız.’ dedikten sonra herkesin hayret dolu bakışları arasında bisikletine atladı. İçine sokulmuş bir el, ya da onu yönlendiren ipler olmaksızın pedalları çevirmeye başlayan Kermit, ‘Şaşıracak bir şey yok, kuklalık bir kader değil, bir seçim meselesidir.’ diye ekledi ve vraklayarak gözden kayboldu.
