7 Mart 2013 Perşembe

Kıldan Tüyden Hikâyeler


O sabah evin içinde soğuk rüzgârlar esiyordu, anlaşılan balkon kapısı yine açık kalmıştı. Kapı arasından salona dolan rüzgârın etkisiyle pamukçuklar, tüyler, toz topakları arasında sanki kıyasıya bir yarış yaşanıyordu. Mobilyaların ayakları arasındaki zorlu bir parkurda, daha kaç tur kaldığını bilmeden. Bitiş çizgisi neredeydi? Bu rallinin bir ‘spansır’ı var mıydı? Yoksa spansır sırra kadem basıp, desteği çoktan çekmiş miydi? Bir tüy topağının zihni bu sorularla niye iştigal ediyordu ki? Hem de bu koşturmacanın içinde.

Zihni gevezelikten hiç vazgeçmezdi zaten. Ben sıradan bir tüy yumağıyım diye düşünmeyi sürdürdü. Bana ne yarıştan, finişten.  Bir keresinde sobanın yakınında takılırken bir tahta parçasıyla sohbeti sırasında "Biraz kıl, biraz tüy ben buyum işte" demişti, yine onu hatırladı. Evin içinde dolanmayı severdi zaten, sağa sola takılır onla bunla lak lak ederdi. Bir ara sehpanın altına takıldığı zamanlarda, yere düşen bir kitapla da uzun sohbetler etmişti. Kitap ne çok şey anlatmıştı, hayatın bir yarış olarak algılandığı, yaşayanların da bu yarışın gönüllü yarışçıları olarak biteviye yarıştığıyla ilgili. “Ne zaman ki yarıştan sıkıldın, telaştan usandın sakin bir yer bul kendine" demişti, "sessizce otur, içine bak.” Sanırım bu bir tüy topağı için pek ilgi çekici değildi, içi boştu çünkü. İçine baksa göreceği hepi topu boşlukta bir araya gelen tüylerin birbirine bağlanması sonucu ortaya çıkan çerçevelenmiş küçük boşluklardı. “Buyur içime baktım, boşluk gördüm” dedi kendi kendine. “Bunu görmek pek de zor olmadı üstelik. Gerçi şu an sessizce oturduğum söylenemez, aksine deli gibi de savruluyorum. Ama içime bakabiliyorum bu halde de, üstelik bu konuda yetenekli sayıyorum kendimi.” deyip sırıttı.

Aniden müthiş bir baskı hissetti üstünde, kapkaranlık oldu her yer. Ne yarış kaldı, ne de varış. Milim kıpırdatamaz oldu kendini, bir kılını bile. Bir anda... Ne bir acı, ne bir haz. Öylece kaldı karanlığın içinde. Sanki birden herşey üstüne o da içine çökmüştü. Bekledi biraz o halde... Bekledi... Bekledi... Beklemekten sıkıldı. Sıkılmaktan sıkıldı. Sıkılmaktan sıkılıyor olmaktan da sıkıldı. Artık eh içime bakayım bari diye düşündü. Baktı, yine boşluk gördü, bu kez daha yoğunlaşmıştı sadece, yoğun boşluk. "Hah, saçma!" dedi sessizliğine. Sessizlik de canını sıkmaya başlamıştı artık. İlgisini sessizliğe yöneltti bu kez. Sessizlik... Fırsat bu fırsat, “bakayım bakalım şu sessizlikte ne keramet varmış” dedi. Gürültülü zihni sessizlikle iletişim kuramıyordu bir türlü; soru sorsa cevap alamıyor, kulak kabartsa sessizlik ne fısıldıyor, ne de bağırıyordu. Doğası gereği sessizlikten aksini beklemek de mantıksızdı. Durum açmazlar salonuna açılan kapı gibiydi. O zaman boşluğa bir şey görmek niyetiyle bakarsan da kapı aynı salona açılacaktı. "Kendine bakmaya hevesliysen muhtemelen daha çok kapı göreceksin bunlar gibi dedi düşünce. 'Sihir Tiyatrosu'nun koridorunu hatırla. Hesseli Harikalar Kumpanyası... " Çıkamadı işin içinden. "Uçtun yine bir uçurtmanın kuyruğunda a aklım" dedi, sustu...

Ne kadar sürdü bilemiyordu, tüy topağının zaman kavramı pek yoktu. Üstündeki, içindeki ağırlık yavaş yavaş azalmaya, ağırlık azaldıkça o genişlemeye başladı. Önceki halinden biraz daha ağır hissediyordu kendini bu kez, olsundu. Ortam aydınlanmaya başladığında farketti kedinin patisinin altında kalmış olduğunu. Kedi ona av muamelesini yapmıştı anlaşılan. Rüzgâr, baskının etkisiyle yoğunlaşan kütlesine eskisi kadar tesir etmiyordu artık, savrulması kesilmişti. Diğerleri yarışa devam etse de, bu zorunlu pit stop iyi gelmişti ona. Yavaştan tribüne sıvışmak zamanıydı şimdi. Esen yele yasladı sırtını, usul usul süpürgeliğin kenarına doğru, güneşe nazır bir yer edindi kendine, mis... Düşündüklerini bir daha düşündü, tribünden izlerken yarışı, yarışçılara baktı dudak bükerek, “fazla şişinmesen iyi edersin" dedi düşünce, "şişindikçe boşluk artıyor, hafifliyorsun. Sonra kendini rüzgârın önünde yarışta buluverirsin. Ağır ol, molla desinler..." "Sen de az mola ver de güneşin tadını çıkarayım" diye kendine kendine konuşmaya devam etti. "Hem" dedi "belki rüzgâra bırakmalı her şeyi. Rüzgâra güven, yekeyi bırak, en uzak sahile nasıl varırsın yoksa. Süpürgeliğin kenarında bir ömür en nihayetinde seni çöpe götürecek süpürgeyi beklemektir, terket konfor alanını...” 

Soğuk rüzgâr yerini yavaş yavaş ılık bir melteme terketmeye başlamıştı. Salondaki yarış da rüzgârın hız kesmesiyle kendiliğinden sonlanmıştı zaten. Herkes bulunduğu yere ağırlaşırken, gökyüzünden daha önce hiç hissetmediği bir şeylerin düşmeye başladığını farketti. Ne kadar dikkatli baksa da üstündeki boşluğa, bir şey göremiyordu; ama bir şeyler yağıyordu işte, hissediyordu bunu. İçindeki boşluk da ılıklaşmaya başladı sanki havayla birlikte. Omuzuna bir şey dokundu geçti, sıcacık. İrkildi “hey!” diye seslendi boşluğa. “Kim var orada?” Bekledi biraz cevap gelir diye. Sonra yeniden, bu kez kolunu sıyırdı geçti. “Heeey!” diye yükseltti sesini. Kulak kabarttı boşluğa bir şey duyma ümidiyle. Yukarıdan “şşşt” diye bir ses geldi, ürperdi “hadi hayırlısı” diye gevşetmeye çalıştı kendini. Yukarıya doğru baktı çekinerek, saksıdaki benjamin tepesinden kaşlarını çatmış bakıyor buna. “Sessiz ol biraz, bağırıp durma saksımın dibinde, yaygaracı. Zaten yılda topu topu üç kez oluyor ” dedi. “Üç kere mi, ne oluyor, niye oluyor?” diye sıraladı soruları merak ve telaş içinde. “Evet üç kere oluyor, yani düşüyor.. Bu farkettiğin üçüncüsü, Cemre'dir adı." dedi. "Kiim?" diye sordu bizimkisi. "Şşşşş, toprağa düşüyor şu an” dedi “Sessiz ol da,  anın keyfini çıkaralım... ”

Salonun kıdemli bilgelerindendi Benjamin. Bünyamin Dede de derlerdi ona bazı eşyalar. Yaşlı olduğundan değil de, vakarından daha çok. Salonun eskilerindendi, taaa ilk zamanlarından. Gencecikti geldiğinde, şimdi artık orta yaşlarını sürüyordu nispeten.“Cemre mi? O ne ki?” diye sormaya devam etti tüy topağı. “İçindeki ılıklığın sebebi” dedi Benjamin. “Heee” dedi anlamış gibi topak. “Hava uyandı, su uyandı uzun kış uykusundan. Şimdi o ılık buse toprağın yanağına konduruluyor, tatlı tatlı uyansın diye.” diyerek açıklamaya çalıştı topağa durumu. “Uyanınca ne olacak ki?” diye sordu topak. “Hayat yeniden doğacak kendisinden, bereket olacak. Bu hep böyle sürüp gidecek, gün gelecek belki yeniden derin, uzun uykusuna dalacak. Sonra belki tekrardan başlayacak her şey. Kim bilebilir?..”

“Bu Bünyamin de ‘dede dede’ konuşmayı pek seviyor” diye geçirdi içinden. Tüy topağı sırtını yaslarken süpürgeliğe, ufka daldı bakışları “şöyle ılık bir rüzgâr esse de, versem sırtımı rüzgâra” dedi... Kulunçlarıma iyi gelir mi acaba? Ilık ılık”.

6 Mart 2013, Kordelya (Edit: 5 Mart 2015)

4 Mart 2013 Pazartesi



TROMPET LANETİ veyahut KÖKLÜ BİR AİLENİN BİR NEFESTE ÇÖKÜŞÜ
Al takke ver külah çevirerek günümüze uyarlayan
Tansu M. Gülaydın

‘Ne ağlarsın benim zülfü siyahım, bu da gelir, bu da geçer ağlama.’ Bu ezgiyi dört (4) yaşında, önünde nota olmadan, hatta nota bilmeden çıkarttığında, dedesi Borazancıbaşı Celil Bey, trompet aletinde peşrev olmaz diyerek konuyu geçiştirivermişti. Celil Bey, aileye ikinci bir trompetçinin gelişini müjdeleyen bu icrayı görmezden gelerek, torunu Ergin’i oyun dışı bırakmaya çalışıyordu, ama, nafile.

Aile dededen trompetçiydi. Celil Bey’in babası da, trompet vasıtası ile hayat gailesinden kurtulma çabaları içine girmiş, cep harçlığından artırarak aldığı bu (resimde görülen) eski posteri odasının duvarına asmıştı. O dönemde, ‘Duvarda bir trompet asılıysa, o trompet elbet birgün öter’ sözünü şiar edinmiş, gerçek bir trompeti eline alacağı günü heyecanla beklemeye başlamıştı. Nitekim, günler aylar sonra beklenen an gelmiş, binbir zorlukla alınan trompet, dedenin ellerinde nefes bulmuştu. Kendisi trompetine kavuştuğu günü şöyle nakleder:

‘Sabah namazını müteakip, annemin hazırladığı tahin pekmezli kahvaltıyı henüz tamamlamıştım. Babam, bendeki heyecanı farketmiş olacak ki, kahvaltıdan hışımla kalktı.’ Hanım’, diye seslendi. Biz bu oğlanı, sokaklarda borazan çalsın diye mi büyüttük, ailede bir kişinin nefesli çalması kafidir. Yaylılara, vurmalılara niçün meyletmiyor bu mazarat, düşün ki, bundaki meyil, sonraki nesillere de sirayet edecek, aile hepten borazancı kalacak, ben isteyerek mi çalıyorum bu mereti, bana da babamdan kalmış bu istidat. DNA’mıza işlemiş bu lekeyi bir yerde kırmak lazım gelir. Hanım, sana son kez söylüyorum, ya bu evlad bu sevdadan vazgeçer veyahut ben bundan sonraki ömrümü Çelik Üçgen çalarak geçiririm, diyerek kapıyı çarptı çıktı. Senelerdir trompet çalarak aileyi geçindiren babamın, bir anda vurmalılara geçme kararı alması, hele hele bu kararın Çelik Üçgen enstrumanında vücud bulması  aile için büyük bir risk idi. Annem blöfü gördü. Beni trompet sevdasından vazgeçirmeye çalıştı ama, nafile. Babam, sonraki günlerini Çelik Üçgen çalarak, nice büyük eserin içinde, kimi zaman bir ‘tinnnn’, kimi zaman sadece bir ‘minnn’sesi çıkararak, içindeki sanatçı kişiliği yaşadığı topluma transfer edemeden öldü.’
Babasının silik bir kişilik olarak bu dünyadan göçüp gitmesi travmatik bir etki yaratmıştı Celil Bey’de. Trompet ile harikalar yaratacak potansiyeli olmasına karşın, kendi oğlunu (Ergin’in babası) mahalledeki sobacının yanına çırak verdi. Ailenin üzerine kara bir nefes gibi çökmüş olan nefesli lanetini kırmıştı kendisine göre ama, gensel aktarım mola vermeyecekti. İstidat, bu kez toruna nakil olacak, velhasıl, kabus bitmeyecekti. Aile tarihine kazınmış bu kader yıllarca kahretti Celil Bey’i. Sigara üstüne sigara tüketti senelerce. Yakalandığı KOAH hastalığı, Celil Bey’i bir süre trompet meretinden uzak tuttu ama, asri tıbbın bütün imkanları kullanılarak yapılan tedavi müsbet netice verdi. Sobacıya çırak olarak verilen oğul, ve onun oğlu Ergin, Celil Bey’in kimi zaman mahalle düğünlerinde, kimi zaman Ajda Pekkan’ın arkasında, kimi zaman İstanbul Gelişim Orkestrası’nda, kimi zaman Montreal Caz festivallerinde trompet çalarak kazandığı paralarla büyütüldü. Sanatla geçen yıllara rağmen Celil Bey, ailenin üzerindeki bu kara nefesten her an rahatsız olmuş, babadan oğula geçen bu istidatın hiç olmazsa bu torunda (Ergin’de) vücud bulmamasını istemişti, ama, nafile. İşte, Ergin de bir nefeste, daha önce duyması mümkün olmayan bir ezgiyi bir batında çıkarıvermiş, lanetin sürdüğü gerçeğini Celil Bey’in yorgun yüzüne şaklatıvermişti.
Aileden gizleyerek katıldığı okul bandosunda kısa sürede sivrilmişti Ergin. Basit ritmler, ‘Beş para ver beş para ver, beş para yoksa on para ver’ dünyası kesmiyordu Ergin’i. Bir 23 Nisan günü, çocukların başbakan koltuğuna oturması misali kendisine tanınan, ‘Eric Truffaz yerine Babylon’da konser verme’ fırsatını iyi değerlendirdi. Konserde sergilediği emprovize girişimler, 8-10 yaş arasındaki seyirciyi, ‘Bir tünyaa birakin, biz cucuklaaara’ seviyesinden ‘Traumatic Times vs. Trumpethic Sessions’ seviyesine savuruvermiş, Ergin’e, hayranlarıyla birlikte büyüyen ilk trompetçi unvanını kazandırmıştı.
Trompetçi Ergin Karabulut bugün, aile üzerindeki bu lanetten kurtulma gayreti içinde yaşamını sürdürüyor. Ergin Karabulut, Ney enstrumanına yönelerek aileiçi gensel aktarıma son vereceğini düşünüyor, ama, nafile.
KOKOREÇ (cockroach) PARTİSİ  ve düşündürdükleri...
( İnsanlık Tarihi üzerine naif çiziktirmeler )

                                           


                                                                       “kulaktan dogma bilgi öldürür” --  Virgilius


23 Temmuz 2011 gecesi, saat 02:43te Paşa’nın malikanesi önünde füme rengi bir ford fiesta durur. Araç içinde ki 4 kişiden ikisi inerek huzura çıkarlar. Ancak, yalnızca ziyaret saati değil süresi  de gariptir; yalnızca 4 dakika...  bu konuya döneceğimi belirtip, bunun yalnızca bir girizgah olduğunu söyleyeyim.
*********
Biliyorsunuz İncognito’nun da sosyal medyada duyurduğu gibi  (Faceb.//http,36449595-35), bu yıl Kokoreç Partisinin 9. su (dokuzuncusu) idrak edilecek... hayırlara vesile olsun, hayır bir şey dediğimiz yok... aksırıncaya kadar tıksırıncaya kadar yiyiniz efendim, memlekette demokrasi var. En tabii hakkınız bu. Tüyü bitmemiş yetim parkta yatarmış, ne gam...  yiyin efendiler yiyin -- (N.Hicmet-Run DMC).
    Hazır maksat hasıl olmuşken,  sizlere şimdi nasıl bir entrikanın içinde olduğunuzu belgeleri ile ispatlayacağım. Evet 9. Dokuz nedir dokuz ? en nihayetinde bir doğal sayı, değil mi ? masum, tek basamaklı, asal, yasal bir çoğul eki belki de... ahaha ama hiç de öyle değil... Neden mi, şimdi sıkı durun: bu yıl Rock-A festivalinin kaçıncısı yapılacak ? efendim ? sesleri duyar gibiyim; yedi, yedi !...  heyhat, siz onu benim kasketime anlatınız. Yedi ha ... yemezler efendim ... işte açıklıyorum, bu yıl  Rock-A’nın da 9.su düzenlenecek...  evet evet, yanlış duymadınız, yazıyla dokuz (9)... peki bu nasıl oluyor canım efendim... şöyle oluyor güzel kardeşim, gençlerin yılışık bir biçimde eğlenmeye çalıştıkları o yozlaşmış  panayır aslında 2005 yılında başlamış olup, ilk ikisi halka kapalı yapılmıştır. Yaaaa , şaşırdınız değil mi ... evet peki neden halka kapalıydı, ve halka kapalı olan bu “etkinlik” kimlere açıktı ? onu omzu kalabalık olanlara sormak lazım ama, onların çeneleri  apoletleri  kadar şakımaz.  Ha onlar şakımaz da biz susar mıyız. Hayır! Bin kere hayır ! ... 2005 yılı ağustosunda Fethiye’nin Kürkbükü koyunda demirli olan  “Anatolian Treasure” adlı ultra lüks yatta, amerikalı milyarder işadamları ve mossad generalleri ile kimler scoth whisky  tokuşturmuş sorarım ! bazı gitarzenlerimiz o gece özel olarak dalaman havalimanından özel otolarla alınıp, yata servis edilmemişler midir ? o gece eşlerinin alelacele ortadan kaybolmasına anlam veremeyen kimi lojman sakini hanımlar, tereddütte kalmamışlar mıdır ? yaaa, daha anlatayım mı ...   
    İkincisi 18 ağustos 2006’da Dikili’de yine aynı adlı yatta yapılan ve geceli gündüzlü 3 gün süren  bu maskeli balolarda vatan toprağı masaya yatırılmamış mıdır? Silah tüccarları ile komprador burjuvazinin uşakları kolkola “kollara bastı” oynamamışlar mıdır ? biliyorum şimdi kimileriniz ayağına basılmış gibi irkilecekler. Yo yo, hepinizi  itham etmiyorum, iyi niyetli , kavruk lojman çocuklarını tenzih ederim. Ama onlar da bilmeliler ki, bu sosyal faaliyetler hiç de öyle saf birer libido deşarjı değildir.

    KOKOREÇ+ROCK-A = DEJENERE GENÇLİK
    Evet işte böyle aziz Karşıyaka Çocuğu. O yatlarda milyarderlerle karides lüpleten bazı zevat, sizi mangalda sardalya ile geçiştiriyor. Açık konuşuyorum, çetenin tümünü deşifre edemedim ama şunu bilin ki, masum değiliz hiç birimiz. Peki,  İlk iki yılı pilot olmak üzere, ege kıyılarında uygulanan bu festival adı altındaki panayırın kokoreç  (cockroach) partisi ile ilgisi nedir derseniz, siz hiç o gecelerde lojmanın arka bahçesinde ki nahoş ortamda, karanlık bazı tiplerin gelip, paşanın omzu üzerinden eğilip bıyıklarını burarak bir şeyler fısıldadığını görmediniz mi ? paşanın da bu sözlere kah başını aşağı yukarı , kah da sağa sola sallayarak karşılık verdiğini hangi temiz vicdanlı karşıyaka çocuğu inkar edebilir. Hiç kedi sevmeyen o omzu kalabalık, neden o gecelerde kucağında sürekli duman rengi bir kedi ile görülür... ahahaaa evet kalkan kaşları görür gibiyim... duman rengi... yani sis gibi, pus gibi, alacakaranlık gibi... dumanlı havayı kim sevmez !  ya o mualla'yı sandala atıp. ruhumda hicranın'ı söyletme hikayesi ... geç bunları anam babam, geç bir kalem...  kim ne derse desin, bu iki faaliyet birbiriyle sıkıfıkı bir ilişki içinde olan bir çete tarafından organize edilmekte, amerikadan fonlanıp, golan tepelerinde rektifiye edilip, egenin , karşıyakanın temiz delikanlı ve genç kızlarına “ücretsiz” adı altıda servis edilmektedir.  Evet, klanın kimi kalemşörleri de işin içindedir. Kimi uyuşturucu “Baron”ları, Terra İncognito prensleri, dişi militanlar, şöhretin büyüsüne kapılmış biçare davulcular, kılıç yutanlar, ateş kusanlar... daha söyleyim mi ha !  hahaaaa ...  sözüm ona mevlevi kisvesi ve sikkesine meyledenler önce bir aynaya baksınlar. Ya bazı hattatlara ne demeli, masaüstü yayıncılık adı altında gençliği “ayaküstü” yayıncılıkla zehirleyenler, “Cosette” adı altında sefilleri oynayanlar,  Holy (huly) Mother’lar. Habiş ruhlar, kedoşlar ve minnoşları hiç saymıyorum...  suça ortaksınız ! mahkemeyi kübrada görüşeceğiz sizinle... Amerikanın Neo-Can’ları  ile, “Gelin Neo-Canlar bir Olalım” konferansları  tertip edenler kimlerdir ? herhalde tüyü bitmemiş yetimler değil, gözü doymayan  bir kısım zevat... “apoletler şıkırdayınca bülbül susar” ata sözünü hangi birimiz duymamışızdır ? daha söliim mi haa ? ahahahahaa ... o konakta, kara kaplı defterlerde arkadaşının isminin üstü çizilirken el ovuşturanlar kimlerdir, buna bir bakmak lazımdır. Yine o konakta, yılbaşı gecelerinde,arka taraftaki  ikna odalarına alınıp, göz yaşları içinde dışarı çıkan halide edip’lerimiz kimlerdir, açıklansın ! nerden geldiği güya bilinmeyen johnny walker’lar su gibi gecenin koynuna akarken o konağın müçtemilatında hangi öksüzler  kandil ışığında istikbale aşık olmaktadırlar, bunlar da açıklansın ! yaş günü adı altında düzenlenen o kokteyllerde imalı bakışların, göz süzmelerin, eda ve işvenin yeri nedir, ifşa edilsin ! daha söliim mi ha ? hahahaaa...
    Ne oldu şaşırmış gibisiniz, hani bu çocuk süt dökmüş kediydi, hani yere bakan yürek yakan, hani vur ensesineydi al lokması, yaaa gördünüz mü, kahramanın koyunu sonra çıkar oyunu... siz beni o partilere çağırmayın, sonra oooh çalsın sazlar oynasın kızlar... yok öyle yağma, kulaktan dogma.sanıyorsunuz ki, ne ben farkındayım ne de  Polis farkında... ispiyonlandınız kıtipiyozlar, kıpti vezirler, tığnetsiz tecessüm fukaraları... bu yazının bir nüshası karşıyaka kaymakamlığına bir nüshası ise moskovalı yoldaşlara mail olarak yollanmış olup, canıma ya da malıma karşı en küçük bir tecavüzde, gerekli zinde güçler harekete geçecektir. Gece yarısı genelkurmayın ışıklarını yaktırtmayın bana şimdi...  hahaaaaaaa...

Bir Ghost

1 Ocak 2013 Salı

Bilinçler altında yirmi bin timsah.
Kaptan Pilot Ergin ( Baron von Flügel), seferden dönmenin ve sevdiceği Nalan'la (Hülya Koçyiğit) buluşacak olmanın tatlı heyecanı içinde Yeşilköy Hava Limanı'nın önündeki şipşakçıya poz verirken gülümsüyordu. Ama fotoğraf tab edildiğinde, yanbaşında siyah beyaz bir görüntü olduğunu hayretle müşahade etti. Dikkatle bakınca hatırlamaya başladı. Bu şahıs, geçmişte zaman zaman rüyalarına girip onun biliçaltını hallaç pamuğu gibi atan Aksakallı Dede'ydi. Rüyalardan birinde Dede, işin bokunu çıkarıp Ergin'in mesleki kariyeri konusundaki manipülasyonlarını abartınca aralarında çıkan tartışma kısa sürede kavgaya dönüşmüş, Ergin,  Dede'ye fena halde girişmiş ve onu tekme tokat rüyasından kovmuştu.
Darp olayı polisin dikkatinden kaçmamıştı.  Ergin, mahalle karakolunun komiserine (Hulusi Kentmen) verdiği ifadede,  şöyle demişti. ‘Efendim, bizde büyüklere el kalkmaz, lakin bu şahıs benim aklımı karıştırmaya çalıştı. Beni sürekli başka başka işler yapmak isteyen biri olduğuma inandırmak için binbir dolap çevirdi. Sabah bir uyanıyorum, kendimi tiyatroda aktör olarak buluyorum, ertesi gün bir bakıyorum televizyonda haber spikeriyim, sonra  kendimi bir dizide kötü adam rolünde ya da stüdyoda kulaklıklarını takmış bir radyo yapımcısı olarak buluyorum. Hangi birini sayayım komiserim, hat sanatına merak sarıp hattat olduğumu mu, ney yapım atölyesinde üretim yapıp,  ney üfleyip ders verdiğimi mi ? Hatta bir keresinde denizcilik belgesi alıp, aşçı olarak bir yata girdiğime ve bütün yaz Ege’de  o ada senin, bu ada benim dolaştığıma inandırdıydı beni.  Bu kadarla da kalmadı deyyus.  Ney ile yetinmemişim, bir de trompet öğrenmişim ve Roman bandosunda çalmaya başlamışım, hızımı alamayıp Balkanlar’a doğru geziye çıkmış, Makedonya’ya kadar gidip oranın müzisyenleriyle müzik yapmışım.  Sonra da Makedonca kursuna yazılmışım ki, bir dahaki gidişimde Makedon kızlarına daha rahat yazılabileyim. Bu ne komiserim ya...
Hulusi Kentmen, düşünceli bir ifadeyle bıyıklarıyla oynarken sordu.
- Peki evladım, sen bunların gerçek olmadığını nasıl farkettin de adamı hastanelik ettin? Adam iş göremez diye rapor almış adli tıptan. Uzun süre rüyalara giremeyecekmiş. Rüyaya girme yeteneğini kaybettiği için uyku polikliniklerinden  gelen yığınla şikayet mektubu da dava dosyasına kondu. Bu, senin işini zorlaştıracak, benden söylemesi. Adam, ıkına sıkına ancak bazı fotoğraflara girebiliyormuş sadece, o da siyah- beyaz.
- Amirim, ben buraya kadar olanları yine de sineye çekerdim, hani olmaz ama,  hadi biraz hayal gücü yardımıyla inandırıcı bulabilirdim.  Ancak...
Hulusi Kentmen, ‘inandırıcı ‘ lafını duyunca  bıyklarının altından patlayan gülme refleksine engel olamadı ve ‘puufffff’  diye bir ses çıkardı. Sonra kendini güçlükle toparlayarak ‘Eee?... Ancak ?...’  diyebildi.
- O en son manyaklığını duyunca amirim, ben mevzuya uyandım.  Ben uzun metraj film oyunculuğu falan da yapmışım bu arada., tövbe est... neyse sonra  aikidoya merak salıp  bilmem kaçıncı Dan, siyah kuşak aikidocu olmuşum.
Ergin bunları anlatırken, bir yandan da Hulusi Kentmen’in  yüzündeki  mimikleri inceliyordu. Dede’nin  bu çılgın, uçuk yalanları söylediğine komiserin ikna olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Anlatmayı sürdürdü.
-Benim gözler biraz çekik amirim, dikkatinizden kaçmamıştır. Bu aksakallı yavşak da herhalde ben uyurken suratımı inceleyip, rüyaya girmeden önce senaryosuna gereken malzemeyi topluyordu. Ama insanda da biraz hayal gücü olur, biraz inandırıcılık olur. Gözler çekik diye aikidocu yaptın beni, onu da anladım, ama Çin Halk Cumhuriyeti’nden iki hafta ney üflemek üzere teklif aldığımı, hemen sonra da Japonya’da  bir illüzyonistin gösterisinde üç ay boyunca ney  üfleyeceğimi söyleyince bende film koptu. Odunu kaptığım gibi daldım ben buna, bastonuyla bir iki hamlemi savuşturdu ama yine bu şahsın beni daha önce ikna ettiği üzere Hattori Hanzo’yu nasıl kullanacağımı biliyor gibiydim. Bu bilgiyi hatırlayınca şahsı rüyamın dışına atmam  hiç zor olmadı.
Hulusi Kentmen ‘çüüüşşşşhhh... artık’ diye iç geçirdi.
- Bak evlat, dedi tatlı sert bir ses tonuyla. Bu adamın seni şizofreniye itmeye çalıştığı çok açık. Dolayısıyla hafifletici sebeplerin var. Ben, bu dosyayı bir şekilde kapatırım, lakin bu olanları kanıtlayabilir misin ?
Bu kez Ergin ‘Kanıtlamak mı ? Ohhhhh....aaa’ diye içlendi.
- Kanıtlayamam amirim, ama şahit gösterebilirim isterseniz. Hippi Efendi var bizim, o benim bütün bunları yapmış olamayacağıma şahitlik edecektir.
- Hmmm, dedi Hulusi Kentmen, iyi, yarın getir o Hippi Efendi’yi, bir konuşalım.
- Amirim, sizin rüyanızda mı buluşalım, benimkine zahmet eder misiniz ?
- Yok, yok, yine burada, Hippi Efendi’nin rüyasında buluşalım. Malum evrak işleri, rüyalar arasında yazışmalar vakit alabiliyor. Peki, çıkabilirsin Ergin.
Ergin tam çıkmak üzereydi ki, Hulusi Kentmen, ‘Yahu’ bu delibozuk az kalsın Hugo’yu da senin üzerine yıkacakmış.’ dedi ve  ‘ Hoh hoh hooo...’  diye babacan bir kahkaha patlattı.
-Victor Hugo mu komiserim?
-Yok be evladım. Gerçi bizim zamanımızda yoktu ama, o garip çocuk oyunu Hugo’yu televizyonda senin seslendirmiş olduğunu da iddia etse şaşırmam artık.
Ergin komiserin odasından dışarı çıktı.  ‘Bizim zamanımızda  yoktu’ cümlesini kafasının içinde evirip çevirirken  ‘Hugo ne ya, hay ben Hugo’nun ta....’ diye söylendi.  ‘Ne biçim bir şeye bulaştırdın beni  Hippi Efendi?  ‘Hay ben senin de ta...’ diye kendi kendine konuşarak  Kemeraltı’nın sokaklarında gözden kayboldu.
Yazarın notu. Hiç bir hikaye, gerçekler kadar şaşırtıcı olamaz.

22 Eylül 2012 Cumartesi

MUSALLAT AŞI


Geçen haftaki Paris ziyaretimde tabii olarak günlük seyahat programımı Louvre Müzesi eksenine oturtmuştum. Uzun saatlerimi ayırdığım müzenin, edebi eserler bölümünde ünlü şair, devlet adamı Lamartine’in, Sultan Abdülmecit’in dostu olarak İstanbul’da bulunduğu yıllarda tutmuş olduğu seyahat hatıratının orijinal kopyalarına rasgeldim. Lamartine’nin 1835 yılında basılan 4 müstakil ciltten mürekkep bu eserini, orijinal el yazmalarından inceleme fırsatım oldu. Tabii ki kıymetli belgelerin ulu orta sergilenmesi söz konusu olmuyor; netekim Fransızlar da bu nadide belgelere gereken ehemmiyeti gösterip onları cam bölmelerde muhafaza ediyorlar. Lakin teknolojiyi de kullanarak her belgenin dijital kopyalarıyla oluşturdukları dev bir arşivi araştırmacıların hizmetine sunmaktan imtina etmemişler. Bunu öğrendiğimde “İşte bu modern müzecilik anlayışının gıpta edilecek bir örneği” diyerek arşivden sorumlu hoş hanımefendiye heyecanla bağırmışım. Kadın pek de iyi olmayan aksanımdan olsa gerek, gözleri kocaman açılmış, egzajere tepkilerime “işte, doğunun kontrol edilemez duygusallığı” yaftasını yapıştırmıştır diye düşündüm. Başkasının ne düşünebileceği konusunda düşünen zihnime çeki düzen vermeyi düşünerek kendi kendime "Adaam Smith..." dedim. Sonra "Azizim simit yüzme bilmeyenler içindir, bizde simite gevrek, hatta gevreğe de 'pompilon' denir" dedi zihnimde bir ses. Sonra “topla kendini efendi beyinsizliğin sırası mı şimdi” dedim ben kendime, “müze ortasında bu ne gaflet”. Bir süre boş bakmış olacağım ki, hanımefendi gözlerimdeki ani değişimlerden tedirgin eli tezgâh altındaki kırmızı butona yönelmişken, ben ortamı yumuşatan bir sırıtışı kondurdum dudaklarıma “aman güvenliğe ne gerek var efendim” dercesine. Ve hatıratın 1365 sahifeden oluşan kopyasının, avro cinsinden bedelini müzeye bağışladım ve çıktıları itina ile çantama yerleştirdim. Bir an önce otele yollandım hızlı adımlarla. Gören de sanki orijinalini aşırdım da kaçıyormuşum sanacak diye hafiften yavaşladım sonra. Metroda meraktan kabaran iştahımı bastırmak için gezi sırasında okumak üzere yanıma aldığım Uzun İhsan Efendi’nin yeni romanı 7. Gün ile, atıştırmalık nevi satırları yutmaya başladım. Ahh ne nefis, ne leziz cümlelerdi okuduklarım. Bir ara nefsime hakim olamayıp bu cümlelerle tıka basa bir ziyafet çekeyim önce derken buldum kendimi. Ancak aklıma düşmüştü birkere Lamartine, iştahıma dur deyip otele varıp asıl yemeğe sakladım hevesimi.

Otele varır varmaz resepsiyondan anahtarımı kaptığım gibi yüzyıllık asansörün gelmesini beklemeden merdivenlere vurdum adımlarımı. İkişer üçer atladım basamakları. “quatrième étage” (dördüncü kat) yazısını görmem maratoncunun finish kurdelesini görmesi gibi mesut etti beni dostlar. Odama vardığımda lezzetli bir yemeğe saldıran “gourmand” (obur) tavrı yerine, her tadın damaklarda bırakacağı eşsiz notaların peşinde olan bir “gourme” edasıyla ağırdan almaya başladım hareketlerimi. Şehrin telaşını önce üzerimden su ile bir güzel akıttım. Sonrasında otel armalı robe de chambre'ımı giyip mini barda beni bekleyen cabarnet savignon’u itina ile kadehe doldurdum. Bu kez de aziz dostum Hippi Efendi’nin şarap üzerine yapılan bir münazara da “cânım öküzgözü varken sen bana cabarneyi mi savunuyon mi’rim!” diye ünlemesi geldi aklıma. Dudağımda bir tebessüm ile kadehimi doğu yönüne bakan penceremden boşluğa kaldırdım. Pencerenin önündeki küçük yazı masası her nekadar bir kaç yüzyıllık olmasa da, ben ruhen o yıllara çoktan gitmiş idim hatıratın ilk sayfaları çevirirken.
O yıllara ait anıları, dışardan bir bakışın kaleminden okumak ne heyecan vericiydi bir bilseniz. Lamartine’nin gözünden Osmanlı toprakları... Düşünsenize Anadolu, Lübnan, Şam, İstanbul. Abdülmecid’in misafiri olarak geçirdiği günlere dair sarayın ve günlük yaşamın paha biçilmez ayrıntılarıyla dolu satırlar kimi heyecanlandırmaz? Bu soruya cevap aramaktan vazgeçelim iyisimi.

Okudukça sanki bir belgeseli izliyor gibi hayalimde canlanıyordu her cümle. Şaraptan aldığım her yudum, heyecandan kuruyan ağzıma çöle yağan yağmur gibi ferahlık veriyordu. Lamartine’in usta anlatımıyla sokaklar, kişiler, günlük rutinler, âdetler; ecnebiler, rumlar, yahudiler, ermeniler, türkler, kıptîler... yetmişiki millettin bir arada yaşadığı İstanbul önümdeydi işte. O yıllarda saray ahalisi kimlerden oluşurdu; neler nasıl, hangi usûle uygun yapılırdı? Hepsi Lamartine’nin gözüyle tarif ediliyordu...

Her detayı anlatmamı beklemeyin efendim benden, şaraptan mı, okumaktan mı çakır keyfin sınırlarını çoktan geçmiş, kelle koltukta kendimi bulduğumda, ağzımda şaraptan olsa gerek bir kuruluk vardı. Üstelik kellenin koltukla olan münasebetinden boynumda bir sızıyla uyandım. Gece çoktan sabaha varmış, günün ilk ışıkları pencereden odaya nüfuz etmeye başlamıştı. Sersem sepelek kalkıp, "Müsade et şems içre duhûl eylesin" eserini ıslık ile geçerken el yordamıyla bir bardak suyu boğazdan aşağı boca ettim. Buz gibi su pusların arasında beliren deniz feneri gibi aydınlatmaya başlamıştı zihnimi. Boğaz çağrışım yapmış olmalıydı zira. Lakin boğaz kurumuştu bir kere ne kadar içsem de dinmiyordu susuzluk... Neyse yeri gelmişken ilk ciltte hikaye edilen önemli bir vakıayı aktarayım müsadenizle:

Efendim, Haliç, nam-ı diğer bosphorus, altın boynuz yani.. yakın geçmişteki o kötü kokulu halinden eser yok o yıllarda. Lakin, bir delta olması hasebiyle, durgun sulara sahip doğası gereği. Yıllar yılı işte bu durgun sular nice efsaneye de, bilimum mahlukata da ev sahipliği yapmış. Özellikle de sivri sineklere eşi bulunmaz bir “eden bahçesi” olmuş adeta. Lakin Lamartine’in bulunduğu yıllarda İstanbul’un nazende hanımları gibi tok gözlü, kibar sivrisinekleriyle mevsimlik düzeyli ilişkisini sürdüren ahali, o yaz illallah etmiş bu mahlukattan. Bir arsızlık, bir ısrarkeşlik. Huyu mu değişmiş bu mahlukatın diye düşünürlerken, bakmışlarki düzeyli ilişkinin masum nişaneleri olan, küçük pembe kızarıklıkların yerinde çoktan nohut sertliğinde, canhıraş kaşıma sonucunda yaraya dönüşmüş iltihap kusan yanardağlar var. Sabi sübyanın geceleri ağlamalarının yanında, sanki İsrafil’in Sûr’ü üflenmiş gibi vızıltısıyla da insanı uykusunda kıyam ettiren bu mahlukat, ne uyku bırakmış ahalide ne de asab. Devlet-i Âli Osmanî’nin işleri, geceleri uyuyamayan ahalinin gündüz vakti sağda solda sızmasıyla yürütülemez hale gelmeye başlamış. Halk, dededen kalma usûllerle kendini koruyamaz hale gelmiş; çünkü ne tütsü dinlermiş bu mahlukat, ne cibinnik, ne de cepken. Mübareklerin iğneleri sanki çelikten. Pike üstünden delmedik ten bırakmıyorlarmış. Abdülmecit de, haremi de müzdarip olmaktaymış haliyle bu illetten. Her ne kadar oda pencereleri tül ile tülbent ile kuşatılıp, bütün gece türlü çeşit tütsüler, sığır tersleri dahi yakılsa tesir etmiyormuş uykusuz gecelerin arsız müsebbiplerine. 

Sultan bir araştırın demiş bu illetin kaynağı nedir, neden böyledir. İşlerinin erbabı hafiyeler ava çıkmışlar Haliç civarında ellerinde tülden kepçelerle. Onlarca zanlıyı cam fanuslara hapsedip baytarlardan, hekimlerden müteşekkil saray ilim dairesine götürmüşler. Hekimler toplanıp pertavsızlarla bakmışlar bu yeni nesil mahlukata yakından. Öyle amaçsız, hedefsiz gibi görünen mahlukat, güneş gitmeye başlayınca inceden huzursuzlanmaya başlamış. Haliyle yemek saatleri gelmiş ve taze kana ihtiyaç duymaya başlamışlar zaar. Uçup uçup bir araya toplanıp, tekrar uçup bir araya gelerek garip tavırlar sergilemeleri bazı dikkatli gözlerde anlam bulmuş. Sanki bir düzeni ihtiva ediyormuş hareketleri. Hekimlerin arasında rasatî olarak bulunan, sarayın ileri gelenlerinden Sagan-i Can Efendi farketmiş bu esrarlı mesajı ve demiş ki; “Nöbetçiler! Pasha’ya, Hippi Efendi’ye, Baron’a, Ezgiye Hatun'a haber salın buraya teşrif etsinler” Haber uçurulmuş, gelmiş dört zat-ı muhterem kısa zamanda. Onlar da incelemeye başlamışlar mahlukatı. Bir vakit sonra riyaziye, cebir tahsil etmiş paşa genişçe bir kağıdı koni haline getirip sivri ucunu fanusun tülbent ile tecrit edilmiş ağzına dayamış. Hippi Efendi’ye dönüp “o hassas kulağınızı koninin ağzına yaklaştırınız efendim” demiş. Denileni yapan Hippi Efendi bir gözünü kısıp, diğeri hafif açık yüzünü limon yemiş gibi ekşitir ifade ile kalmış dinler vaziyette. Sonra gözlerini kocaman açmış, “Aman yarabbi! susun, susun” demiş. Herkes pür dikkat sessizce olanları izlemekteymiş. Hippi Efendi’nin duydukları sanki birer birer kelimelere dönüşmeye başlamış. Hippi Efendi de başlamış duyduklarını dillendirmeye. Başlamış, lakin kimse bir şey anlamıyormuş bu lisandan. "w szczebrzeszynie chrzaszcz brzmi w trzcinie i szczebrzeszyn z tego slynie" deyivermiş Hippi Efendi. Baron atılmış, “ben bu lehçeyi sanki işitmiş idim” demiş. O sırada odanın karanlığından sakin bir ses duyulmuş. “Lehçe değil Lehçe’dir bu lisan efendiler” demiş. Ekşi Lugat’a baktım az önce. Anlamı da  ‘szczebrzeszyn şehri, kamıştan acaip sesler çıkaran bir böcekle ünlüdür’ demektir” demiş. Baron söylenenle ilişkili “ney!” demiş heyecanla. Odadakiler hep bir ağızdan "ney?" diye sormuşlar Baron’a. Kısa bir sessizlik olmuş. Ezgiye Hatun onaylamış, "Guugulî Alemde de bahsi geçmekte murakabe ettim" demiş. “Şşşşşt” yapmış eliyle Hippi efendi, efendiler sesizlik lütfen. Hippi efendi konuşulanları aktarmaya devam etmiş, karanlıktaki ses de anlaşılır hale çevirmiş söylenenleri. Diyormuş ki mahlukat: "Biz Slav ülkesinden geldik buraya, Vlad’ın topraklarındaki bataklıklardan... Açız her daim, doyuramadığımız tek yönümüz aç gözümüz... İçtikçe susarız kana. Kanın esiri olmuşuz, müptelasıyız yani. İsteriz hep kan olsun etrafımızda, dolduralım doymayan midelerimizi akan kanla... Hakir görmeyin bizi, müptelayız işte. Lanetlenmiş zihinlerimiz doyumsuzlukla... Kana kana içmedikçe, kana doyulmuyor bilseniz... Mesela "Akacak kan damarda dursun, ziyan olmasın" diye bir sözümüz var bizim. Damarda dursun biz içeriz... Bizi vahşi sanmayın, aksine sizden daha vicdanlıyız. Savaşları sevmeyiz biz. Kan boşa akar savaşlarda, hiç uğruna... Oysa bir bilse insan ‘hiç’i ve dahi 'hiçliği'... Ne savaş kalır ne de akan kan. Akıtmayın boşa kanınızı, nimettir bizim için... Sizin için olmasa da..."

Duyuldukça kelimeler kulaklarla, yüzler kirece kesmiş bir çoğunda odadakilerin. “Korkmayın” demiş karanlıktaki ses kireç yüzlülere, “halimizi anlatır mahlukat bize, ne korkarsınız bre! Gidin çabuk” demiş “kireç dökün boylu boyunca Haliçe, kireç hakkından gelecektir bu mahlukatın...”

Hemen Sultan'a müjdeyi vermek için seyirtmişler yalakalar, dalkavuklar bahşişle nemalanırız diye. Derhal sultanın fermanıyla memleketin dört bir yanından ocaklardan kireçler taşınmış Haliç’e. Sönmemiş kireci boca ettikçe mavnalar Haliç'in sularına, patlaya çatlaya bir savaş başlamış mahlukatla insanoğlunun arasında. Haftasını bulmadan kimya hakkından gelmiş aç gözlü mahlukatın. Terketmişler Diyar-ı Osmanlı’yı.

Sarayda bir bayram havası. Halkın keyfine diyecek yok. Hayat yine rutinine dönerken, Valide Sultan emir buyurmuş “doyurun fakiri fukarayı” demiş. Beleş aşın da müptelası çok olur, yoksulu varsılı kuyruklar halinde kazanların önüne dizilmiş camilerin avlularında. Musalla yerinde kalabalıklar toplanmış, kıtlıktan çıkmış gibi yumulmuşlar büryana, hoşafa. Sanki mahlukatın kana yumulması gibi... “Padişahım çok yaşa!” diye bağırmış, bir yardakçı ağzından pilavın tanelerini saça saça. Kalabalık hep bir ağızdan tekrar etmiş "padişahım çok yaşaa!. Avlunun başka köşesinden, “validemiz çok yaşa!” demiş bir diğeri, koro hep bir ağızdan tekrar etmiş “Validemiz çok yaşaa!” Yobazın biri bağırmış “Allah dövlete zeval vermiye!” “Aaaamiiin!” demiş ahali. Musalla taşının önünde "Musallat Aşını" yemişler hep birlikte, tıka basa doyana kadar.

O esnada Eyüp sırtlarında (yıllar sonra ünlü oryantalist Pierre Loti’nin de sıkça ziyaret edip, adının verileceği) kahvede oturup bembeyaz olmuş Haliç’e bakan saray erkânı; sanki beyaz bir sayfaya bakar gibi bakıyormuş Haliç'e umutla. Sagan-i Can, Hippi Efendi, Baron ve Ezgiye Hatun kulaklarında koni şeklinde kağıtlarla Şehr-i İstanbul'un uğultusuna kulak kesilmiş dinlerlerken, Paşa “hacılar, bacılar güneş rakı burcuna girmiş iken, sizin gibi rakırlara yakışmayan tavırlar görmekteyim, teessüf ederim” deyip ayarı vermiş sabahtan beri kendini kahveye, çaya vurmuş dostlarına.

Tam o sırada boynundaki ağrı artık dayanılmaz hâl alan bendeniz, gözlerini asıl şimdi açtığının farkında odanın aydınlığına, "Neredeyim?" dercesine baktı etrafına dostlar. Uzandığım uzun deri koltuğun yanında oturan beyefendi, elinde bloknotuna bir iki şey karalamayı sürdürürken şefkatle gülümsedi bana. Ve dedi ki: “Hipnozun etkisiyle bir süre size ulaşamadım, ama yine de mırıltılarınız çok değerli bilgiler verdi bilinçaltınız hakkında. Ben bu devrik cümlelerden ne zaman kurtuluruz acaba diye düşünmeye başlamışken, "Pek sıkça rastlanmasa da dostlar arasında sirayet eden psikolojik bir vakadır hâliniz." diyen beyefendinin cümleleri üstüme üstüme devrilmeye devam ediyordu. Kendime gelmeye başladıkça, cümler de normalleşmeye başladı sanki. "Zihniniz anakronizm illetine (tabirimi maruz görün) yakalanmış" diye sürdürdü konuşmasını beyefendi... "Sanırım yaşadığınız dünyaya karşı takındığınız hassasiyet ve buna bağlı çaresizlik hissi; olanları farklı şekilde hikayeleştirmenize neden oluyor... Bu hâl önce arkadaşlar arasında küçük kelime oyunlarıyla espiri yaparak kendini gösterir. Sonra bunlarla örülü öyküler yaratmaya başlarsınız. Daha sonraki aşamada da bu öykülerin tarihi gerçeklikler olduğunu iddia edersiniz. Bunun bir zararı var mı derseniz, aslında yok. Ancak bunu gerçeklik olarak gören bir kitlenin peşinizden gelmesi sorumluğunu taşıyabilecek misiniz? Bence önemli olan bu.” 

“Gerçeklik bana kalırsa göreceli bir kavram” dedim dostlar, beyefendiye. “Gerçekliğin ne olduğu konusunda derin bir sohbete girmek isterseniz, sizi bir akşam dostlarımla rakı sofrasında ağırlamak isterim. Rakı sofrasındayken çokca gerçekliğin değiştiğine tanık oldum. Mesela buz cama dönüşüverir aniden. Bardağa yuvarlandığında sesleri ve görünümleri neredeyse aynı olduğu halde biri suya nüfuz ederken diğeri taviz vermiyor halinden. Biliminsanları camın yüksek ısıya maruz bırakılmış silisiumdan meydana geldiğini söylüyorlar. Oysa cam yere düştüğünde tuz ve buza ayrışıyor. Haksız mıyım?Dolayısıyla gerçeklik anda değişebilen bir olgu... Neyse gelin kendi vicdani gözlerinizle tanık olun gerçekliğe dost sofralarımızda, belki hak vereceksiniz bana” dedim.

Yine tebessüm etti, şefkatle baktı beyefendi bana. “Belki” dedi, “bir gün, neden olmasın”.

“Bugünlerde ‘anakronizm’ ve ‘anarko-izm’ kavramları üstüne de düşünüyorum” dedim aklıma gelmişken. “Üstadım Hippi Efendi ile bu konuyu konuşmayı planlıyorum. Ne dersiniz? Sanırım onun da bu konuda söyleyecekleri vardır”.

“Şimdi de anagram yapmaya çalışıyorsunuz. Kelimeleri kendi hallerine bırakın, eğip bükmeyin lütfen” dedi. “Ayrıca uzman olarak önerim bence bir süre düşünme eylemine de ara verin. Düşünmeyin mümkünse” diye sürdürdü.

“Ne düşünücem, düşünmem daha iyi” dedim.

Saatine baktı, “isterseniz şimdilik bu sohbeti sona erdirelim. İstediğiniz zaman beni ziyaret edebilirsiniz” dedi.

“Ne etçem, etmem mahçup da olmam daha iyi” dedim.

“Dikkat edin yine kurcalıyorsunuz kelimeleri” dedi.

“Aman tamam, senden de bişey kaçmıyo” dedim.


“Hadi o zaman” dedi, “Heidi” dedim “anlamadı...”

19 Nisan 2012 Perşembe

Boşluk.


Atomun % 99.9 'u boşluktur. Bir örnek vermek gerekirse, atom çekirdeğini İzmir'in merkezinde 1 metre çapında bir rakı masası olarak farz edersek, yörüngede dönecek olan elektronları temsil eden papaz erikleri - arzu edenler, çiğ köfte veya peynir de döndürebilir - Çeşme, Kuşadası, Dikili ve Ödemiş'i içine alan bir çemberde hareket edecektir. Dikili'nin Çeşme'den daha uzak olması, kıvrımlı karayollarına tevessül etmeyecek olan elektronları ilgilendirmez. Sözün özü, atomun dev bir boşluktan oluştuğudur. Bu da, bazen içimizde bir boşluk hissetmemizin, boş boş bakmamızın, boş konuşup boş şeyler yazmamızın nedeni olabilir.

8 Nisan 2012 Pazar

KERMİT, TERMİK İSTEMİYOR !...

Kermit, Aliağa’da halka yaptığı açıklamada şöyle dedi;

‘Biliyorsunuz ben yeşilim. Ve termik santraller, yeşilin düşmanıdır. Kermit, Termik istemiyor, bunu böyle bilesiniz. İktidar sahiplerinin ve doğa talancısı şirketlerin kuklası olmayacağız. Kukla değiliz biz !…'

Bir vatandaşın ‘Nasıl yani ?’ diye sorması üzerine Kermit, ‘Eee, tamam, ben kuklayım ama siz kukla olmayın. Ayrıca kukla olmak çok da hoş ve kolay bir şey değil. Düşünsenize, birisi kolunu dirseğine kadar içinize sokuyor. Eğer termik santrallere karşı direnmezseniz, size olacak olan da bu.’ dedi.

Bir başka vatandaşın ‘ Biz tek başımıza ne yapabiliriz, kolay mı güç sahiplerine karşı direnmek ? ‘ diye sorması üzerine sinirlenen Kermit, ‘ Vraaak bu işleri kardeşim. Bir araya gelen halktan daha güçlü ne olabilir ? 1990’da birlikte direnip termik santralleri durdurmadınız mı? Yine yaparsınız.’ dedikten sonra herkesin hayret dolu bakışları arasında bisikletine atladı. İçine sokulmuş bir el, ya da onu yönlendiren ipler olmaksızın pedalları çevirmeye başlayan Kermit, ‘Şaşıracak bir şey yok, kuklalık bir kader değil, bir seçim meselesidir.’ diye ekledi ve vraklayarak gözden kayboldu.